Geçen yaz Temmuz ayında Türkiye-Gürcistan-Azerbaycan-İran-Türkiye güzergahında solo olarak yapmakta olduğum motosiklet turu esnasında İran sınırına 20 km. kala “Velosiped’le toqquşup” ayağı kırınca motoru orada bırakıp “Samanyolet”le” (Uçak) dönmüştüm. Buradaki ameliyatımda sol ayağıma iki tane platin konuldu ve artık onlarla yaşıyacağım.

Bu sene havaların ısınması ile tekrar Azerbaycan’a gidip motorumu alma zamanı gelmişti. Bende “Uçak fobisi” var ve öncelikle karayolu vizesi almaya çalıştım. Ne yazık ki son zamanlarda Tr-Azb. arasındaki politik gerilimin faturası bizlere çıkarılmıştı. Adana’dan derdimi telefonla Azeri elçiliğine anlatamayınca 31 Mayıs pazar akşamı atlayıp Ankara’ya gittim. Sabah karşılayan arkadaşla doğru Or-an’daki Azeri elçiliğine gittik ama kapıya yığılmış kalabalıkla karşılaştık.
İçeri girmenin imkanı yok, randevu sistemi yok, tek tek alıyorlar ve milleti o sıcakta ayakta bekletiyorlar, kapıda “Ben emir kuluyum” diyen yetkisiz sivil bir Türk bekçi: Durumda bir aşağılama seziyorsunuz…

Tek çare elçiliğin kapısından elçiliği cep tel. ile arıyorum, çıkan vize görevlisine durumumu anlatmama rağmen “Azerbaycan Dış işleri Nazırlığı onaylı davetiyem olmadıkça karayolu ile 30 günlük normal vize alamıyacağımı, istediğim 3 günlük transit vizeyi de pasaportumda mesela Kazakistan vizesi yoksa yine alamıyacağımı, ayrıca geçen yaz Tiflis’ten aldığım Azb.vizesi benzerini de değil İran/Tebriz, artık Dünya’nın hiç bir yerinden alamıyacağımı, tek şansımın uçakla gidip Bakü havaalanından vize almak olduğunu ki bu kolaylığın da yakında kaldırılacağını kesin bir dille anlatıyor.

Fobi,mobi mecburen hemen Azerbaycan havayollarını arıyorum ve son bileti kapıyorum yarın akşam için. Yarım saat geç aramış olsam bir hafta beklemek zorunda kalacaktım. Çünkü Azb.da resmi işlemler olacağı için, perşembe gecesi olan uçak işime yaramıyordu. Bu arada bilgi olarak, Ankara-Bakü tek gidiş Az-Al: 180 Euro, THY: 515 TL.

Salı gecesi 22.00’de “Az-Al Airbus A-320 Samanyolet’ine” binip havada rotaya oturunca rahatladım. Yanlız uçağa biner binmez yanımda oturan Azeri genç cep tel. ile ha bire yavuklusuyla görüşüyor, yanındaki Azeri ikaz etti:
“Kapat artık şunu, bizi düşüreceksin”
Çocuk tamam diyor ama kapatmıyor, ben de ikaz ettim ve güzel bir cevap verdi:
“Merak etme abi, ben Türkiye’de okulu yeni bitirdim, 5 yıldır gider gelirim ve telefonum devamlı açıktır, bu güne kadar hiç uçak düşürmedim.”
İşte bu yahşi (güzel) haber, mesele yok o zaman umarım bunu da düşürmessin.. 🙂
Neyse, sonra kapattı telefonu..

Tamamen bulutsuz bir havada pencereden Karadeniz sahillerininin güçlü ışıklarını seyrederek güzel bir uçuşla Azb. saati ile 02,30’da Bakü’ye indik. Kuyruktan dolayı 2 saat kadar vize işlemleri (Form + 2 vesikalık + 10 Usd) sürdü ve Havaalanı kafeteryasına geçerek sabahı ettim. Çünkü bu saatte şehre inersen polis mutlaka durdurup sorguya çeker dediler. Geçen yaz kaldığım ve nispeten hesaplı olan sahildeki Apsheron Otel de yenisi yapılmak için yıkılmış ki en ucuz odası 80 USD idi. Eh, 3-4 saatliğine başka otele 250-300 Dolar vermem doğrusu. Çünkü sabah sekiz gibi dolmuş taksiye binerek 250 km. ötede İran sınırına, Blesuvar Rayonuna gideceğim zaten.

Sabahleyin Bakü parkında nefis bir havada çok sevdiğim ve Ankara’dan getirdiğim simitle kahvaltımı yapıyorum.
Azeri’de mutlu geçen tek yarım saatim:









Geçen yaz kaza sonrası benimle kırk yıllık dost gibi ilgilenen Ortopedi Cerrahı’nın telefon talimatları ile Bakü’de bir şehiriçi taksici tarafından “Blesuvar Rayonu” dolmuş taksisine bindirilip Doktoruma adrese teslimim yapılıyor. İki saat sonra ameliyatı olmasına rağmen arabasına binip evine gidiyoruz, önce öğle yemeği ikram ediyor ve ardından 10 aydır kapalı yerde özenle muhafaza ettiği motorumu çıkarıp teslim ediyor. Ayrıca yine orada bıraktığım tozlanan ceketimi hanımı yıkamış, botumu temizlemiş, diğer ıvır zıvır eşyamı da bir poşete koymuş durumda veriyor. Doktorum benden “hürmet” beklemeyen tek Azeri yetkili, onun çabaları olmasa hiç bir işim doğru gitmeyecekti, sevgi ve saygılarım ile buradan götürdüğüm çam sakızı çoban armağanı hediyeleri sunuyorum.

Bu arada motorumun çoktan bitmiş olduğunu düşündüğüm Aküsü canavar gibi çıktı, tam 10 aydır yatan motorum bir kaç denemeden sonra motor tıkır tıkır çalışıyor, bravo Honda’ya doğrusu..
Kazadan sonra ilk defa gördüğüm motorumda deponun yanı biraz çizilmiş ama rötuşla düzelir, rüzgarlığın alt yanı biraz kırılmış ama bağlantısı sağlam, orta bağlantı yerinden çıkmış ama çalışmakta olan sol sinyalide sıkıca bantlayınca yola çıkmaya engel kalmıyor.

Doktorum beni Rayon Emniyet Müdürlüğüne bırakarak Hastaneye dönüyor. Kapıdan girince ilk şoku birazdan yaşıyorum: Geçen yaz benim kaza soruşturmasını yürüten ve iki gün önce telefonda “Nerde kaldın, yolunu gözlirek” diyen polis bu sefer ayaküstü “Sana sadece bilirkişi raporunun suretini veririm bununla sınıra gidersin, geçtin geçtin yoksa Bakü’ye dönüp Elçiliğinize başvurup yardım istersin çünkü sen motorunu bizden alıp Doktor’un evine bıraktın, bizimle ilgin kalmadı” diyor. Halbuki motorumu Doktor’a imza karşılığı, bizdeki yedd-i emin gibi teslim etmişlerdi.
Amir’le görüşme talebime de amirin bugün olmadığını yarın gelmemi söyleyerek beni savıyor.

Moral sıfır, dönüp Doktoru bekliyorum.Bu arada düşününce Polis’e ertesi gün “hürmet etmem” gerektiğine karar veriyorum. Doktorum işten çıkıp gelince meğer orada Gümrük idaresi de varmış, beni alıp Gümrüğe götürüyor ve Doktorun yanındayken bir sürü yetkili, “Polisten yazısı olursa hiç sorun yok, mücbir sebep olduğu için cezası da yok, giriş senedinde 100 km. ötedeki Astara sınırından çıkması gerektiği yazılmış ama bizim sınırdan (Blesuvar-18 km) çıkartırız, yarın gelsin hemen hallederiz” diyorlar ve rahatlıyorum. Ben öyle sanayım…

Sabah erkenden Emniyet’e damlıyorum ve 50 dolarlık “hürmetim” yetersiz görülünce bir 50 daha sıkıyorum ve hemen yazım yazılıyor. Yazıcıya da sıkmam gerektiği bildiriliyor, ufak küpür yok, 10 dolar da ona veriyorum..
Bu arada önce rapor suretini yazıcıdan çıkarıp verince geçen yaz Polisimin “Evrakın Bakü’de Bilirkişiye (Mahkeme) gidecek” lafının senaryo olduğunu görüyorum, Bakü’yle alakası yok, kendi yazmış ama bombaya bakın şimdi: “Cinayete teşebbüs soruşturmasına gerek olmadığından reddine” Gıyabımızda neler olmuş meğerse…


Neyse yazım yazılıp “quaydiyyat memurunu” beklerken içtiğim üç bardak çayın parasının emniyetten çıkarken peşimden koşularak istenmesi ise zoruma gidiyor artık. 2 manat (2,4 dolar) da ona verip doğru gümrüğe gazlıyorum ama işimi görecek olan Gümrük yetkilisi ortada yok. Gümrüğün karşısındaki bakkala oturup bekliyorum. Bir saat sonra bir görünüyor ve “Dışarda misafirim var, Polis yazısıyla Astara sınırına (100 km) git, oradan geçersin” deyince ısrar ediyorum:

“Arkadaşım, sizler beni tanıdınız, olaya tamamen vakıfsınız şimdi Astara’ya gidip herşeyi sıfırdan tekrar anlatamam, Azericem yetersiz, lütfen işimi hallet ve bu gün çıkayım artık” deyince tamam diyor ve bu arada başka bir yetkili Gümrüğün çayhanesinde bekleyebileceğimi söylüyor. Gidince bakıyorum yemek de var, karnımı doyurup çayımı içiyorum.

Bir saat sonra bizim yetkili gelip beni odasına götürüyor ama konuyu ağırdan alıyor ve ben sabırsızlandıkça “Eğleş, eğleş” (otur) diyor ve daha dün “yarın gel hemen hallederiz” diyen adam bu sefer telefonla bir yeri arayıp “Bir problemim var” diyerek uzun uzun konuşuyor ve telefonu kapatınca bana Bakü’deki omzu kalabalık biriyle görüştüğünü, onun da omzu daha kalabalık biriyle görüşerek bilgi vereceğini söylüyor. (Azb.da Gümrük memurlarının da omuzlarında işaretler var)

Birazdan cep telefonundan aranıp ahizeden aynı ses tonunu işitince bunun da senaryo olduğunu anlıyorum: Yani, masanda sabit telefon varken Bakü’deki omzu kalabalık seni niye cepten arasın, bu ses tonu dün akşam benimle konuşan gümrükçülerden birine ait. Belli ki benden “Hürmet almak” için bir kulp arıyorlar ve sonunda buldular ki önüne gümrük kanununu aldı ve sayfaları rastgele çevirirken bir yandan “Cık cık cık, senin iş çok çetin çoook” demeye başladı: Kaza olduğunda niye gümrüğe bildirmemişim? Yani orda gümrük olduğundan bile haberim yok, sonra polis olaya el koymuş, bütün evraklarımı, pasaportumu, ehliyetimi hatta fotoğraf makinamı bile almış incelemişti…

Neyse birazdan baklayı ağzından çıkarttı: “500 doların varmı?” Ben, “Oharey-Hobarey” mealinde tepki gösterip pazarlığa giriştiğinde, bunlar dün akşam konuşurken “Mücbir sebep olmasa bile filanca maddeye göre 100 dolar cezası olurdu” cümlesini hatırlayıp 50 dolar da buna sıkınca olay orada çözüldü, hemen sınırı aradı ve Bakü’lü omzu kalabalık! ses tonuyla konuşan Sınır Gümrük yetkilisine beni sınırdan bırakması talimatını verdi.

Sevinçle fırlayıp motoru çalıştırıp 18 km. ötedeki sınıra gaz açarken Gümrükte yediğim yemeğin ve içtiğim çayların parasını vermeyi unuttuğum aklıma geldi ve yüreğim buz gibi soğudu 🙂

Nitekim sınıra geldiğimde yetkili beni güleryüzle karşılayıp yardımcı oldu ve son olarak “Motoru ver de şurda bir tur atayım” diyen laubali polisi de başımdan savıp toplam 10 dakikada işimi bitirip Azb. çıkış kapısından İran’a doğru gazladım.
Canım İran’ım, kurtar beni bunların elinden.. Artık bir daha Azerbaycan’a hayatta adım atmam.

Nedense kendimi İran’da güvende hissediyorum. Bunda, üç yaz önce önyargılarımla ve biraz da çekinerek ilk defa geldiğim İran’da CBF 250 ile 9 günlük yine solo turum sonunda iyi duygularla ayrılışımın etkisi var tabi.

İRAN:

Nihayet geldim İran tarafına, iriyarı bir asker ortada tahta bir sandalyede asık suratla oturuyor, yanaştım ve ilerdeki kapıların hangisinden girmem gerektiğini sordum ama istifini bozmadan “Pasaport” dedi. Bel çantamdan Pasaportu çıkarıp uzatırken üzerindeki ayyıldız’ı görünce yerinden doğruldu, yüzünde geniş bir gülümseme belirdi, sevinçle sordu: “Türkseen?”

O andan itibaren bütün işlemlerim her safhada bana yardımcı olan İran’lı askerler, gümrükçüler sayesinde hızla yürüdü. İran Saatiyle 16.00 gibi geldiğim burası işlek olmayan bir sınır kapısı ve Triptik işlemleri saat 14.00’den sonra yapılmıyormuş ve 18.00’de sınır tamamen kapanıyormuş ama cep tel.ile Triptik yetkilisini defalarca arayıp bulup getirttiler, kapanmış olan binayı açtırdılar ve işimi görüp İran’a girişimi sağladılar, sağolsunlar varolsunlar.

Triptikciyi beklerken İran’a çıkış kapısındaki görevlilerle harita üzerinde yaptığımız fikir alışverişine göre bu gece Ardabil’de yatmaya karar vererek İran içlerine gaz açıyorum.

Bu bölümlerde İran Azerileri yaşadığı için lisan problem olmuyor. Su almak için durduğumda hemen toplaşılıyor, her molamda içtenlikle mutlaka “Bu akşam konağımız ol” (misafir) teklifi yapılıyor:

Yolda Trafik durduruyor ama artık buralarda “Türk’üm” kelimesi her kapıyı açan anahtar gibi. Bana termoslarından çay ikram ediyorlar ve sohbet ediyoruz:

Yemek için bir yerde durduğumda gençlerin nargile keyfi yaptıklarını görüyorum:

Ağır abi olanı içerde tek takılıyor:

Ben de yemeğimi yandaki sedirin üzerinde yiyorum.

Sonra 3 tane 125’likle bana tek teker gösterisi yapıyorlar ve kendileri de çok keyif alıyorlar:

Gençlerle vedalaşıp yola devamla gece 23.00 gibi Ardabil’e geliyorum ama nasıl otel bulurum diye endişeye gerek yok, İran’daki formülü biliyorum:
Motoru bir kenara çekip bir sigara yakıyorum ve iki dakika içinde İranlı motorcu gençler toplanıyor başıma. Bana eskortluk yapıp yeni açılmış güzel bir otele götürüyorlar.

Ertesi sabah İran’ın Türkiye sınırına yakın olan Makü Kasabasına ulaşıp orada geceyi geçirmek amacıyla gazlıyorum.

Bostanabad’daki molamda da askeri trafikler gelip çay ısmarlıyorlar, sohbet ediyoruz.

Saat 17.00 gibi İran sınır kasabası Makü’ye varıp yemek yerken Bazargan sınır kapısının 24 saat açık olduğunu öğrenince Türkiye’ye geçmeye karar veriyorum.

İranda son yemek. Lokantacı para almak istemiyor, ısrar ediyorum :

Son benzin, litresi 400 tümen olan (yaklaşık 60 kuruş) olan İran benziniyle depo dolduruluyor:

Sınır ticareti nedeniyle kuyrukta 400 kadar Tr plakalı panelvan olmasına rağmen İran’lı yetkililerin motosiklete sempatik yaklaşmasıyla kısa sürede işlemlerim yapılıyor ve kuyruğun en önüne gelerek sıra beklemeden Türkiye’ye geçiyorum.
Bizim gürbulak sınırında da işlemler inanılmaz bir şekilde 5 dakikada bitiyor ve giriş yapıyorum.

Türkiye’ye giriş yapıp karanlık çöktükten sonra hava serinleyince üzerimi değiştirmek için bir Petrol’de durduğumda sahibi, bundan sonra yolun Ağrı’ya kadar çok bozuk olduğunu söylüyor ve Motoru kendi kamyonuna atarak götürmeyi teklif ediyor. Orada 5-6 kişi var, atarız atmaya da Kasada motoru neyle bağlarız, gittiğimizde nasıl indiririz.? Bu yöntemden vazgeçiyoruz.
Diyorum “Madem sen de gidiyorsun, ben seni arkadan takip edeyim”
Diyor “Kamyonun çıkaracağı tozdan duramazsın, sen önden git ben sana farlarım ve gerektiğinde dörtlü sinyallerimle yardımcı olurum”
Gerçekten onun kısa farları arkadan benim uzun farımda önden yolu iyi aydınlatıyor ama yol değil çukur tarlasıymış zaten.

Bol miktarda S çizerek Kamyonun koruma ve kollaması altında Ağrı’ya ulaşıp Kamyoncuya teşekkür edip geceyi Ağrı’da “Büyük Ağrı Otelinde” geçirdikten sonra sabah artık hedefim Adana:

Sarıkamış harekatının şehitleri için:

Erzurumdan sonra aşağıya, Bingöl yoluna dönüyorum:

Karlıova’da benzin kontrolü yaparken yanıma Fazer’li bir genç geliyor. Zincir yağlatacak yer sorduğumda olmadığını ama evinde olduğunu söyleyerek davet ediyor. Önce zincirim yağlanıyor sonra bir demlik çay geliyor ve afiyetle içiyoruz. Babası da motor sevdalısı ve emekli, kendisi ise faal emniyet mensupları olan baba oğul ile keyifli bir sohbetten sonra vedalaşıyoruz.

Yine bir molada Malatya’dan sonra yolların çok virajlı olduğu ikazı üzerine karanlık bastırdığında bir otobüs’ün peşine takılıyorum. Önce geceleyin ıssız yollarda arkasından gelen tek gözlü ışıktan rahatsız olmuş olsa gerek hızlanarak benden kurtulmaya çalışıyor ama peşini bırakmıyorum. Sonra yolcu indirmek için durduğunda mecburen yanından geçip giderken beni görüyor ve niyetimi anlamış olsa gerek ki birazdan bana yetişip önüme geçiyor ve artık kaçmıyor. Onun eskortluğunda da geceleyin virajlı dağ yollarını salimen aşıyorum. Düze ulaşınca karşılıklı teşekkür/rica kornaları ile onu sollayıp gidiyorum.

Böylece Ağrı-Erzurum yolundan devamla güneye inerek ve bol miktarda mola ile Bingöl-Elazığ-Malatya-Pazarcık-Narlı yoluyla otobana inip 7 Haziran Pazar sabaha karşı saat 04.00 gibi evime ulaşarak 10 aydır uzak kaldığım ama 2,5 günde 2.000 km. yol yaparak acısını çıkarttığım motorumu parkedip yatıyorum.

Ertesi gün uyanınca ilk iş olarak kardeşime emanet bıraktığım bebişimin yanına koşup onunla da hasret gideriyorum:


Tüm iki ve dört tekerlilere kazasız belasız sürüşler dilerim, sevgiler.